بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ صَفًّا ﴿1﴾
veṣṣâffâti ṣaffâ.
Saf saf dizilenlere,
Saf tutanlar · 182 ayet
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ صَفًّا ﴿1﴾
veṣṣâffâti ṣaffâ.
Saf saf dizilenlere,
فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجْرًا ﴿2﴾
fezzâcirâti zecrâ.
O haykırıp sürenlere,
فَٱلتَّـٰلِيَـٰتِ ذِكْرًا ﴿3﴾
fettâliyâti ẕikrâ.
Ve o zikir okuyanlara,
إِنَّ إِلَـٰهَكُمْ لَوَٰحِدٌ ﴿4﴾
inne ilâheküm levâḥid.
Yemin ederim ki, ilahınız birdir.
رَّبُّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ ٱلْمَشَـٰرِقِ ﴿5﴾
rabbü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehümâ verabbü-lmeşâriḳ.
O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.
إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنْيَا بِزِينَةٍ ٱلْكَوَاكِبِ ﴿6﴾
innâ zeyyenne-ssemâe-ddünyâ bizînetini-lkevâkib.
Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.
وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَـٰنٍ مَّارِدٍ ﴿7﴾
veḥifżam min külli şeyṭânim mârid.
Ve (gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk.
لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلْمَلَإِ ٱلْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ ﴿8﴾
lâ yessemme`ûne ile-lmelei-l'a`lâ veyuḳẕefûne min külli cânib.
Onlar, artık mele-i a'la'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.
دُحُورًا ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ ﴿9﴾
düḥûrav velehüm `aẕâbüv vâṣib.
Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.
إِلَّا مَنْ خَطِفَ ٱلْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُۥ شِهَابٌ ثَاقِبٌ ﴿10﴾
illâ men ḫaṭife-lḫaṭfete feetbe`ahû şihâbün ŝâḳib.
Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ışık takip eder.
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَآ ۚ إِنَّا خَلَقْنَـٰهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍۭ ﴿11﴾
festeftihim ehüm eşeddü ḫalḳan em men ḫalaḳnâ. innâ ḫalaḳnâhüm min ṭînil lâzib.
Şimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ ﴿12﴾
bel `acibte veyesḫarûn.
Hayır, sen şaşıyorsun. Halbuki onlar alay ediyorlar.
وَإِذَا ذُكِّرُوا۟ لَا يَذْكُرُونَ ﴿13﴾
veiẕâ ẕükkirû lâ yeẕkürûn.
Kendilerine öğüt verildiği vakit öğüt almazlar.
وَإِذَا رَأَوْا۟ ءَايَةً يَسْتَسْخِرُونَ ﴿14﴾
veiẕâ raev âyetey yestesḫirûn.
Bir mucize görseler alay ederler.
وَقَالُوٓا۟ إِنْ هَـٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ ﴿15﴾
veḳâlû in hâẕâ illâ siḥrum mübîn.
Bu ancak açık bir büyüdür, derler.
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ ﴿16﴾
eiẕâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`iżâmen einnâ lemeb`ûŝûn.
"Gerçekten biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, diriltileceğiz?"
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ ﴿17﴾
eveâbâüne-l'evvelûn.
"İlk atalarımızda mı (diriltilecek)?"
قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَٰخِرُونَ ﴿18﴾
ḳul ne`am veentüm dâḫirûn.
De ki: Evet, hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz).
فَإِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌ وَٰحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ ﴿19﴾
feinnemâ hiye zecratüv vâḥidetün feiẕâ hüm yenżurûn.
O (diriltme) korkunç. bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.
وَقَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَا هَـٰذَا يَوْمُ ٱلدِّينِ ﴿20﴾
veḳâlû yâ veylenâ hâẕâ yevmü-ddîn.
(Durumu gören kafirler:) Eyvah bize! Bu ceza günüdür, derler.
هَـٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ﴿21﴾
hâẕâ yevmü-lfaṣli-lleẕî küntüm bihî tükeẕẕibûn.
İşte bu; yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür.
ٱحْشُرُوا۟ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ وَأَزْوَٰجَهُمْ وَمَا كَانُوا۟ يَعْبُدُونَ ﴿22﴾
uḥşürü-lleẕîne żalemû veezvâcehüm vemâ kânû ya`büdûn.
(Allah, meleklerine emreder:) "Zalimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını ve tapmış olduklarını toplayın".
مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهْدُوهُمْ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلْجَحِيمِ ﴿23﴾
min dûni-llâhi fehdûhüm ilâ ṣirâṭi-lceḥîm.
"Allah'tan başka. Onlara cehennemin yolunu gösterin".
وَقِفُوهُمْ ۖ إِنَّهُم مَّسْـُٔولُونَ ﴿24﴾
veḳifûhüm innehüm mes'ûlûn.
"Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ ﴿25﴾
mâ leküm lâ tenâṣarûn.
Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz?
بَلْ هُمُ ٱلْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ ﴿26﴾
bel hümü-lyevme müsteslimûn.
Evet, onlar o gün zilletle boyun eğeceklerdir.
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ ﴿27﴾
veaḳbele ba`ḍuhüm `alâ ba`ḍiy yetesâelûn.
(İşte bu duruma düştükleri vakit) onlardan bir kısmı, diğerlerine yönelir, birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar.
قَالُوٓا۟ إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ ٱلْيَمِينِ ﴿28﴾
ḳâlû inneküm küntüm te'tûnenâ `ani-lyemîn.
(Uyanlar, uydukları adamlara:) Siz bize sağdan gelirdiniz (sureti haktan görünürdünüz) derler.
قَالُوا۟ بَل لَّمْ تَكُونُوا۟ مُؤْمِنِينَ ﴿29﴾
ḳâlû bel lem tekûnû mü'minîn.
(Ötekiler de:) "Bilakis, derler, siz inanan kimseler değildiniz".
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَـٰنٍۭ ۖ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَـٰغِينَ ﴿30﴾
vemâ kâne lenâ `aleyküm min sülṭân. bel küntüm ḳavmen ṭâgîn.
"Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu. Fakat siz kendiniz azgın bir toplum idiniz."
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَآ ۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ ﴿31﴾
feḥaḳḳa `aleynâ ḳavlü rabbinâ. innâ leẕâiḳûn.
"Onun için Rabbimizin hükmü bize hak oldu. Biz (hak ettiğimiz cezayı) mutlaka tadacağız."
فَأَغْوَيْنَـٰكُمْ إِنَّا كُنَّا غَـٰوِينَ ﴿32﴾
feagveynâküm innâ künnâ gâvîn.
"Biz sizi azdırdık. Çünkü kendimiz de azmıştık."
فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِى ٱلْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ ﴿33﴾
feinnehüm yevmeiẕin fi-l`aẕâbi müşterikûn.
Şüphesiz o gün onlar azapta ortaktırlar.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ ﴿34﴾
innâ keẕâlike nef`alü bilmücrimîn.
İşte biz, suçlulara böyle yaparız.
إِنَّهُمْ كَانُوٓا۟ إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ ﴿35﴾
innehüm kânû iẕâ ḳîle lehüm lâ ilâhe ille-llâhü yestekbirûn.
Çünkü onlara: Allah'tan başka tanrı yoktur, denildiği zaman kibirle direnirlerdi.
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓا۟ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍۭ ﴿36﴾
veyeḳûlûne einnâ letârikû âlihetinâ lişâ`irim mecnûn.
"Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız?" derlerdi.
بَلْ جَآءَ بِٱلْحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلْمُرْسَلِينَ ﴿37﴾
bel câe bilḥaḳḳi veṣaddeḳa-lmürselîn.
Hayır! O, gerçeği getirdi ve peygamberleri de doğruladı.
إِنَّكُمْ لَذَآئِقُوا۟ ٱلْعَذَابِ ٱلْأَلِيمِ ﴿38﴾
inneküm leẕâiḳu-l`aẕâbi-l'elîm.
Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız.
وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿39﴾
vemâ tüczevne illâ mâ küntüm ta`melûn.
Çekeceğiniz ceza yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ ﴿40﴾
illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.
(Bu azaptan) Ancak Allah'ın halis kulları istisna edilecek.
أُو۟لَـٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ ﴿41﴾
ülâike lehüm rizḳum ma`lûm.
Bunlar için bilinen bir rızık vardır.
فَوَٰكِهُ ۖ وَهُم مُّكْرَمُونَ ﴿42﴾
fevâkih. vehüm mükramûn.
(Türlü türlü) meyveler vardır. Ve onlar ağırlanırlar.
فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ ﴿43﴾
fî cennâti-nne`îm.
Naim cennetlerinde.
عَلَىٰ سُرُرٍ مُّتَقَـٰبِلِينَ ﴿44﴾
`alâ sürurim müteḳâbilîn.
Tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.
يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍۭ ﴿45﴾
yüṭâfü `aleyhim bike'sim mim me`în.
Onlara pınardan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.
بَيْضَآءَ لَذَّةٍ لِّلشَّـٰرِبِينَ ﴿46﴾
beyḍâe leẕẕetil lişşâribîn.
Berraktır, içenlere lezzet verir.
لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ ﴿47﴾
lâ fîhâ gavlüv velâ hüm `anhâ yünzefûn.
O içkide ne sersemletme vardır ne de onunla sarhoş olurlar.
وَعِندَهُمْ قَـٰصِرَٰتُ ٱلطَّرْفِ عِينٌ ﴿48﴾
ve`indehüm ḳâṣirâtu-ṭṭarfi `în.
Yanlarında güzel bakışlarını yalnız onlara tahsis etmiş, iri gözlü eşler vardır.
كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ ﴿49﴾
keennehünne beyḍum meknûn.
Onlar, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyazdır.
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ ﴿50﴾
feaḳbele ba`ḍuhüm `alâ ba`ḍiy yetesâelûn.
İşte o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar.
قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّى كَانَ لِى قَرِينٌ ﴿51﴾
ḳâle ḳâilüm minhüm innî kâne lî ḳarîn.
İçlerinden biri: "Benim, bir arkadaşım vardı" der.
يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُصَدِّقِينَ ﴿52﴾
yeḳûlü einneke lemine-lmüṣaddiḳîn.
Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın?
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ ﴿53﴾
eiẕâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`iżâmen einnâ lemedînûn.
Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız?
قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ ﴿54﴾
ḳâle hel entüm müṭṭali`ûn.
(O zat, dünyada geçmiş olan hadiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah Teala orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vakıf mısınız? dedi.
فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِى سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ ﴿55﴾
feṭṭale`a feraâhü fî sevâi-lceḥîm.
( İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü.
قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرْدِينِ ﴿56﴾
ḳâle tellâhi in kitte letürdîn.
"Yemin ederim ki, sen az daha beni de helak edecektin.
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّى لَكُنتُ مِنَ ٱلْمُحْضَرِينَ ﴿57﴾
velevlâ ni`metü rabbî leküntü mine-lmuḥḍarîn.
Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum" dedi.
أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ ﴿58﴾
efemâ naḥnü bimeyyitîn.
Birinci ölümümüz hariç, bir daha biz ölmeyecek miyiz?
إِلَّا مَوْتَتَنَا ٱلْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ ﴿59﴾
illâ mevtetene-l'ûlâ vemâ naḥnü bimü`aẕẕebîn.
Yalnız ilk ölümümüz, başka ölüm yok ve biz azaba da uğratılmayacağız ha?!"
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ ﴿60﴾
inne hâẕâ lehüve-lfevzü-l`ażîm.
Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur.
لِمِثْلِ هَـٰذَا فَلْيَعْمَلِ ٱلْعَـٰمِلُونَ ﴿61﴾
limiŝli hâẕâ felya`meli-l`âmilûn.
Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar.
أَذَٰلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ ﴿62﴾
eẕâlike ḫayrun nüzülen em şeceratü-zzeḳḳûm.
Şimdi ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?.
إِنَّا جَعَلْنَـٰهَا فِتْنَةً لِّلظَّـٰلِمِينَ ﴿63﴾
innâ ce`alnâhâ fitnetel liżżâlimîn.
Biz onu (zakkumu) zalimler için bir fitne (imtihan) kıldık.
إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِىٓ أَصْلِ ٱلْجَحِيمِ ﴿64﴾
innehâ şeceratün taḫrucü fî aṣli-lceḥîm.
Zira o, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır.
طَلْعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَـٰطِينِ ﴿65﴾
ṭal`uhâ keennehû ruûsü-şşeyâṭîn.
Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.
فَإِنَّهُمْ لَـَٔاكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ ﴿66﴾
feinnehüm leâkilûne minhâ femâliûne minhe-lbüṭûn.
(Cehennemdekiler) ondan yerler ve karınlarını ondan doldururlar.
ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ ﴿67﴾
ŝümme inne lehüm `aleyhâ leşevbem min ḥamîm.
Sonra zakkum yemeğinin üzerine onlar için, kaynar su karıştırılmış bir içki vardır.
ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى ٱلْجَحِيمِ ﴿68﴾
ŝümme inne merci`ahüm leile-lceḥîm.
Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır.
إِنَّهُمْ أَلْفَوْا۟ ءَابَآءَهُمْ ضَآلِّينَ ﴿69﴾
innehüm elfev âbâehüm ḍâllîn.
Kuşkusuz onlar atalarını dalalette buldular.
فَهُمْ عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِمْ يُهْرَعُونَ ﴿70﴾
fehüm `alâ âŝârihim yühra`ûn.
Şimdi de kendileri onların peşlerinden koşturuyorlar.
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿71﴾
veleḳad ḍalle ḳablehüm ekŝeru-l'evvelîn.
Andolsun ki, onlardan önce eski milletlerin çoğu dalalete düştü.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ ﴿72﴾
veleḳad erselnâ fîhim münẕirîn.
Kuşkusuz, biz onlara uyarıcılar göndermiştik.
فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلْمُنذَرِينَ ﴿73﴾
fenżur keyfe kâne `âḳibetü-lmünẕerîn.
Uyarılanların akıbetinin ne olduğuna bir bak!
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ ﴿74﴾
illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.
Allah'ın ihlaslı kulları müstesna.
وَلَقَدْ نَادَىٰنَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ ٱلْمُجِيبُونَ ﴿75﴾
veleḳad nâdânâ nûḥun feleni`me-lmücîbûn.
Andolsun, Nuh bize yalvarıp yakardı. Biz de duayı ne güzel kabul ederiz!
وَنَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥ مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ ﴿76﴾
venecceynâhü veehlehû mine-lkerbi-l`ażîm.
Kendisini ve ailesini büyük felaketten kurtardık.
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلْبَاقِينَ ﴿77﴾
vece`alnâ ẕürriyyetehû hümü-lbâḳîn.
Biz yalnız Nuh'un soyunu kalıcı kıldık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ ﴿78﴾
veteraknâ `aleyhi fi-l'âḫirîn.
Sonradan gelenler içinde ona iyi bir nam bıraktık
سَلَـٰمٌ عَلَىٰ نُوحٍ فِى ٱلْعَـٰلَمِينَ ﴿79﴾
selâmün `alâ nûḥin fi-l`âlemîn.
Bütün alemlerden Nuh'a selam olsun!
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ ﴿80﴾
innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.
İşte biz iyileri böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ ﴿81﴾
innehû min `ibâdine-lmü'minîn.
Zira o, bizim inanmış kullarımızdan idi.
ثُمَّ أَغْرَقْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ ﴿82﴾
ŝümme agraḳne-l'âḫarîn.
Nihayet ötekileri (inanmayanları) suda boğduk.
وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبْرَٰهِيمَ ﴿83﴾
veinne min şî`atihî leibrâhîm.
Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden idi.
إِذْ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ ﴿84﴾
iẕ câe rabbehû biḳalbin selîm.
Çünkü Rabbine kalb-i selim ile geldi.
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَاذَا تَعْبُدُونَ ﴿85﴾
iẕ ḳâle liebîhi veḳavmihî mâẕâ ta`büdûn.
Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti.
أَئِفْكًا ءَالِهَةً دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ ﴿86﴾
eifken âliheten dûne-llâhi türîdûn.
"Allah'tan başka bir takım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?"
فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ ﴿87﴾
femâ żannüküm birabbi-l`âlemîn.
"O halde alemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?"
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِى ٱلنُّجُومِ ﴿88﴾
feneżara nażraten fi-nnücûm.
Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı.
فَقَالَ إِنِّى سَقِيمٌ ﴿89﴾
feḳâle innî seḳîm.
Ben hastayım, dedi.
فَتَوَلَّوْا۟ عَنْهُ مُدْبِرِينَ ﴿90﴾
fetevellev `anhü müdbirîn.
Ona arkalarını dönüp gittiler.
فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ ﴿91﴾
ferâga ilâ âlihetihim feḳâle elâ te'külûn.
Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz?
مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ ﴿92﴾
mâ leküm lâ tenṭiḳûn.
Neden konuşmuyorsunuz? dedi.
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًۢا بِٱلْيَمِينِ ﴿93﴾
ferâga `aleyhim ḍarbem bilyemîn.
Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.)
فَأَقْبَلُوٓا۟ إِلَيْهِ يَزِفُّونَ ﴿94﴾
feaḳbelû ileyhi yeziffûn.
(Putperestler) koşarak İbrahim'e geldiler.
قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ ﴿95﴾
ḳâle eta`büdûne mâ tenḥitûn.
İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz!
وَٱللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ﴿96﴾
vellâhü ḫaleḳaküm vemâ ta`melûn.
Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.
قَالُوا۟ ٱبْنُوا۟ لَهُۥ بُنْيَـٰنًا فَأَلْقُوهُ فِى ٱلْجَحِيمِ ﴿97﴾
ḳâlü-bnû lehû bünyânen feelḳûhü fi-lceḥîm.
Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler.
فَأَرَادُوا۟ بِهِۦ كَيْدًا فَجَعَلْنَـٰهُمُ ٱلْأَسْفَلِينَ ﴿98﴾
feerâdû bihî keyden fece`alnâhümü-l'esfelîn.
Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.
وَقَالَ إِنِّى ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّى سَيَهْدِينِ ﴿99﴾
veḳâle innî ẕâhibün ilâ rabbî seyehdîn.
(Oradan kurtulan İbrahim:) "Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek".
رَبِّ هَبْ لِى مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ ﴿100﴾
rabbi heb lî mine-ṣṣâliḥîn.
O: "Rabbim! Bana salihlerden olacak bir evlat ver", dedi.
فَبَشَّرْنَـٰهُ بِغُلَـٰمٍ حَلِيمٍ ﴿101﴾
febeşşernâhü bigulâmin ḥalîm.
İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعْىَ قَالَ يَـٰبُنَىَّ إِنِّىٓ أَرَىٰ فِى ٱلْمَنَامِ أَنِّىٓ أَذْبَحُكَ فَٱنظُرْ مَاذَا تَرَىٰ ۚ قَالَ يَـٰٓأَبَتِ ٱفْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ۖ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّـٰبِرِينَ ﴿102﴾
felemmâ belega me`ahü-ssa`ye ḳâle yâ büneyye innî erâ fi-lmenâmi ennî eẕbeḥuke fenżur mâẕâ terâ. ḳâle yâ ebeti-f`al mâ tü'mer. setecidünî in şâe-llâhü mine-ṣṣâbirîn.
Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.
فَلَمَّآ أَسْلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلْجَبِينِ ﴿103﴾
felemmâ eslemâ vetellehû lilcebîn.
Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca:
وَنَـٰدَيْنَـٰهُ أَن يَـٰٓإِبْرَٰهِيمُ ﴿104﴾
venâdeynâhü ey yâ ibrâhîm.
Biz ona: " Ey İbrahim!" diye seslendik.
قَدْ صَدَّقْتَ ٱلرُّءْيَآ ۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ ﴿105﴾
ḳad ṣaddaḳte-rru'yâ. innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.
Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız.
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْبَلَـٰٓؤُا۟ ٱلْمُبِينُ ﴿106﴾
inne hâẕâ lehüve-lbelâü-lmübîn.
Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır.
وَفَدَيْنَـٰهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ ﴿107﴾
vefedeynâhü biẕibḥin `ażîm.
Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ ﴿108﴾
veteraknâ `aleyhi fi-l'âḫirîn.
Geriden gelecekler arasında ona (iyi birnam) bıraktık:
سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِبْرَٰهِيمَ ﴿109﴾
selâmün `alâ ibrâhîm.
İbrahim'e selam! dedik.
كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ ﴿110﴾
keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.
Biz iyileri böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ ﴿111﴾
innehû min `ibâdine-lmü'minîn.
Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.
وَبَشَّرْنَـٰهُ بِإِسْحَـٰقَ نَبِيًّا مِّنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ ﴿112﴾
vebeşşernâhü biisḥâḳa nebiyyem mine-ṣṣâliḥîn.
Salihlerden bir peygamber olarak O'na (İbrahim'e) İshak'ı müjdeledik.
وَبَـٰرَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَىٰٓ إِسْحَـٰقَ ۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِّنَفْسِهِۦ مُبِينٌ ﴿113﴾
vebâraknâ `aleyhi ve`alâ isḥâḳ. vemin ẕürriyyetihimâ muḥsinüv veżâlimül linefsihî mübîn.
Kendisini ve İshak'ı mübarek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lakin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak.
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ ﴿114﴾
veleḳad menennâ `alâ mûsâ vehârûn.
Andolsun biz Musa'ya da Harun'a da nimetler verdik.
وَنَجَّيْنَـٰهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ ﴿115﴾
venecceynâhümâ veḳavmehümâ mine-lkerbi-l`ażîm.
Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَنَصَرْنَـٰهُمْ فَكَانُوا۟ هُمُ ٱلْغَـٰلِبِينَ ﴿116﴾
veneṣarnâhüm fekânû hümü-lgâlibîn.
Kendilerine yardım ettik de galip gelen onlar oldu.
وَءَاتَيْنَـٰهُمَا ٱلْكِتَـٰبَ ٱلْمُسْتَبِينَ ﴿117﴾
veâteynâhüme-lkitâbe-lmüstebîn.
Her ikisine de apaçık anlaşılan bir kitabı (Tevrat'ı) verdik.
وَهَدَيْنَـٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلْمُسْتَقِيمَ ﴿118﴾
vehedeynâhüme-ṣṣirâṭa-lmüsteḳîm.
Her ikisini de doğru yola ilettik.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ ﴿119﴾
veteraknâ `aleyhimâ fi-l'âḫirîn.
Sonra gelenler içinde, namlarına şunu bıraktık.
سَلَـٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ ﴿120﴾
selâmün `alâ mûsâ vehârûn.
Musa ve Harun'a selam olsun.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ ﴿121﴾
innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.
Doğrusu biz, iyileri böylece mükafatlandırırız.
إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ ﴿122﴾
innehümâ min `ibâdine-lmü'minîn.
Şüphesiz, ikisi de mümin kullarımızdandı.
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ ﴿123﴾
veinne ilyâse lemine-lmürselîn.
İlyas da şüphe yok ki, peygamberlerdendi.
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ ﴿124﴾
iẕ ḳâle liḳavmihî elâ tetteḳûn.
(İlyas) milletine: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ ٱلْخَـٰلِقِينَ ﴿125﴾
eted`ûne ba`lev veteẕerûne aḥsene-lḫâliḳîn.
Yaratanların en iyisini bırakıp da Ba'l'e mi taparsınız? demişti.
ٱللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿126﴾
allâhe rabbeküm verabbe âbâikümü-l'evvelîn.
"Sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı?"
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ ﴿127﴾
fekeẕẕebûhü feinnehüm lemuḥḍarûn.
Bunun üzerine İlyas'ı yalanladılar. Onun için onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ ﴿128﴾
illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları müstesna.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ ﴿129﴾
veteraknâ `aleyhi fi-l'âḫirîn.
Sonra gelenler içinde, kendisine bir ün bıraktık,
سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِلْ يَاسِينَ ﴿130﴾
selâmün `alâ ilyâsîn.
"İlyas'a selam!" dedik.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ ﴿131﴾
innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.
Şüphesiz biz, iyileri işte böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ ﴿132﴾
innehû min `ibâdine-lmü'minîn.
Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı.
وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ ﴿133﴾
veinne lûṭal lemine-lmürselîn.
Lut da elbette peygamberlerdendi.
إِذْ نَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ ﴿134﴾
iẕ necceynâhü veehlehû ecme`în.
Hani biz Lut'u ve ailesinin hepsini kurtardık.
إِلَّا عَجُوزًا فِى ٱلْغَـٰبِرِينَ ﴿135﴾
illâ `acûzen fi-lgâbirîn.
Ancak geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında,
ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ ﴿136﴾
ŝümme demmerne-l'âḫarîn.
Sonra diğerlerini yok ettik.
وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ ﴿137﴾
veinneküm letemürrûne `aleyhim muṣbiḥîn.
(Ey insanlar!) Siz onların yanlarından geçip gidiyorsunuz: sabahleyin
وَبِٱلَّيْلِ ۗ أَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿138﴾
vebilleyl. efelâ ta`ḳilûn.
Ve geceleyin. Hala akıllanmayacak mısınız?
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ ﴿139﴾
veinne yûnüse lemine-lmürselîn.
Doğrusu Yunus da gönderilen peygamberlerdendi.
إِذْ أَبَقَ إِلَى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ ﴿140﴾
iẕ ebeḳa ile-lfülki-lmeşḥûn.
Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı.
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلْمُدْحَضِينَ ﴿141﴾
fesâheme fekâne mine-lmüdḥaḍîn.
Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu.
فَٱلْتَقَمَهُ ٱلْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ ﴿142﴾
felteḳamehü-lḥûtü vehüve mülîm.
Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.
فَلَوْلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلْمُسَبِّحِينَ ﴿143﴾
felevlâ ennehû kâne mine-lmüsebbiḥîn.
Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı,
لَلَبِثَ فِى بَطْنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿144﴾
lelebiŝe fî baṭnih ilâ yevmi yüb`aŝûn.
Tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
فَنَبَذْنَـٰهُ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٌ ﴿145﴾
fenebeẕnâhü bil`arâi vehüve seḳîm.
Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.
وَأَنۢبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ ﴿146﴾
veembetnâ `aleyhi şeceratem miy yaḳṭîn.
Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.
وَأَرْسَلْنَـٰهُ إِلَىٰ مِا۟ئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ ﴿147﴾
veerselnâhü ilâ mieti elfin ev yezîdûn.
Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.
فَـَٔامَنُوا۟ فَمَتَّعْنَـٰهُمْ إِلَىٰ حِينٍ ﴿148﴾
feâmenû femetta`nâhüm ilâ ḥîn.
Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık.
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ ٱلْبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلْبَنُونَ ﴿149﴾
festeftihim elirabbike-lbenâtü velehümü-lbenûn.
Putperestlere sor: Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı?
أَمْ خَلَقْنَا ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ إِنَـٰثًا وَهُمْ شَـٰهِدُونَ ﴿150﴾
em ḫalaḳne-lmelâikete inâŝev vehüm şâhidûn.
Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?
أَلَآ إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ ﴿151﴾
elâ innehüm min ifkihim leyeḳûlûn.
Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar ki;
وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَـٰذِبُونَ ﴿152﴾
velede-llâhü veinnehüm lekâẕibûn.
"Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.
أَصْطَفَى ٱلْبَنَاتِ عَلَى ٱلْبَنِينَ ﴿153﴾
aṣṭafe-lbenâti `ale-lbenîn.
Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş!
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ ﴿154﴾
mâ leküm. keyfe taḥkümûn.
Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿155﴾
efelâ teẕekkerûn.
Hiç düşünmüyor musunuz?
أَمْ لَكُمْ سُلْطَـٰنٌ مُّبِينٌ ﴿156﴾
em leküm sülṭânüm mübîn.
Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?
فَأْتُوا۟ بِكِتَـٰبِكُمْ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ ﴿157﴾
fe'tû bikitâbiküm in küntüm ṣâdiḳîn.
Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin!
وَجَعَلُوا۟ بَيْنَهُۥ وَبَيْنَ ٱلْجِنَّةِ نَسَبًا ۚ وَلَقَدْ عَلِمَتِ ٱلْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ ﴿158﴾
vece`alû beynehû vebeyne-lcinneti nesebâ. veleḳad `alimeti-lcinnetü innehüm lemuḥḍarûn.
Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.
سُبْحَـٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿159﴾
sübḥâne-llâhi `ammâ yeṣifûn.
Allah, onların isnat edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ ﴿160﴾
illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.
Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları müstesnadır (onlar azap görmeyeceklerdir).
فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ ﴿161﴾
feinneküm vemâ ta`büdûn.
Sizler ve taptığınız şeyler!
مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَـٰتِنِينَ ﴿162﴾
mâ entüm `aleyhi bifâtinîn.
Hiçbiriniz, Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız.
إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ ٱلْجَحِيمِ ﴿163﴾
illâ men hüve ṣâli-lceḥîm.
Cehenneme girecek kimseden başkasını.
وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ ﴿164﴾
vemâ minnâ illâ lehû meḳâmüm ma`lûm.
"(Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır."
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلصَّآفُّونَ ﴿165﴾
veinnâ lenaḥnu-ṣṣâffûn.
" Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz."
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلْمُسَبِّحُونَ ﴿166﴾
veinnâ lenaḥnü-lmüsebbiḥûn.
"Ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz."
وَإِن كَانُوا۟ لَيَقُولُونَ ﴿167﴾
vein kânû leyeḳûlûn.
"Putperestler şöyle diyorlardı".
لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ ﴿168﴾
lev enne `indenâ ẕikram mine-l'evvelîn.
"Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı",
لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ ﴿169﴾
lekünnâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.
"Mutlaka Allah'ın ihlaslı kulları olurduk!".
فَكَفَرُوا۟ بِهِۦ ۖ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ﴿170﴾
fekeferû bih. fesevfe ya`lemûn.
İşte şimdi onu inkar ettiler. Ama ileride bileceklerdir!
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلْمُرْسَلِينَ ﴿171﴾
veleḳad sebeḳat kelimetünâ li`ibâdine-lmürselîn.
Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir:
إِنَّهُمْ لَهُمُ ٱلْمَنصُورُونَ ﴿172﴾
innehüm lehümü-lmenṣûrûn.
Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır.
وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلْغَـٰلِبُونَ ﴿173﴾
veinne cündenâ lehümü-lgâlibûn.
Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ ﴿174﴾
fetevelle `anhüm ḥattâ ḥîn.
Onun için sen bir süreye kadar onlara aldırma.
وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ ﴿175﴾
veebṣirhüm fesevfe yübṣirûn.
Onların halini gör, onlar da görecekler.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ ﴿176﴾
efebi`aẕâbinâ yesta`cilûn.
Azabımızı acele mi istiyorlar?
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلْمُنذَرِينَ ﴿177﴾
feiẕâ nezele bisâḥatihim fesâe ṣabâḥu-lmünẕerîn.
Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ ﴿178﴾
vetevelle `anhüm ḥattâ ḥîn.
Sen bir zamana kadar onlara aldırma.
وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ ﴿179﴾
veebṣir fesevfe yübṣirûn.
Onların halini gör, onlar da göreceklerdir.
سُبْحَـٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿180﴾
sübḥâne rabbike rabbi-l`izzeti `ammâ yeṣifûn.
Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.
وَسَلَـٰمٌ عَلَى ٱلْمُرْسَلِينَ ﴿181﴾
veselâmün `ale-lmürselîn.
Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun!
وَٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ ﴿182﴾
velḥamdü lillâhi rabbi-l`âlemîn.
Alemlerin Rabbi olan Allah'a da hamd olsun!
Arapça Osmanî metin değiştirilmeden Tanzil Project sürüm 1.1’den alınmıştır. Türkçe anlam Diyanet Vakfı meali, okunuş Muhammet Abay çeviriyazısıdır. Meal, Kur’an metninin yerine geçmez.
Tanzil kaynağını aç ↗